Bugün oğlumla bir ağacın gölgesinde oturduk.

Önümüzde iki fincan kahve…

Ben Türk kahvesi içiyorum, o filtre kahve.

Fotoğrafı çekerken gözüme ilk ilişen şeylerden biri, fincanımdan tabağa taşmış kahve oldu. İstesem silebilirdim. Hatta elimle uzanıp birkaç saniyede o tabağı temizleyebilir, fincanları biraz daha düzgün yerleştirip papatyayı da şöyle güzelce ortaya alabilirdim.

Sonra fotoğrafı çekerdim.

Daha düzenli olurdu. Daha kusursuz görünürdü.

Ama nedense silmedim.

Şimdi fotoğrafa baktığımda iyi ki de silmemişim diyorum. Çünkü o küçücük kahve lekesi bana hayat hakkında uzun zamandır bildiğimiz ama sık sık unuttuğumuz bir şeyi hatırlattı:

Her şey kusursuz olmak zorunda değil.

Hayatı bazen bir fotoğraf karesi gibi yaşamaya çalışıyoruz.

Taşanı silelim. Dağılanı toplayalım. Eksik olanı tamamlayalım. Göze hoş görünmeyeni kadrajın dışına çıkaralım…

Sonra da her şey yerli yerindeymiş gibi bakalım hayata.

Oysa değil. 

Hayatın kendisi biraz taşkın zaten.

Bazen kahve taşar. Bazen sabır. Bazen duygularımız…

Planlarımız bozulur, hesaplarımız tutmaz. İnsanlar beklediğimiz gibi davranmaz. Biz bile bazen kendimizden beklediğimiz gibi olamayız.

Üstelik yan yana olduğumuz insanların da bizimle aynı olması gerekmez.

Bugün aynı masada oğlumla oturuyoruz. Ben Türk kahvesini seviyorum, o filtre kahveyi.

Aynı masayı paylaşmamız için aynı kahveyi sevmemiz gerekmiyor.

Düşününce ne kadar basit bir şey…

Ama insan ilişkilerinde en çok unuttuğumuz şeylerden biri de bu değil mi?

Sevdiğimiz insanın bizim gibi düşünmesini, bizim gibi hissetmesini, bizim sevdiğimizi sevmesini, bizim doğru bildiğimizi doğru bilmesini bekliyoruz bazen.

Oysa sevmek biraz da karşındakine kendisi olarak kalabileceği bir yer bırakmak değil mi?

Sen Türk kahveni içersin, o filtre kahvesini.

Biri şekersiz sever, biri şekerli. Biri uzun uzun konuşmak ister, diğeri sessizce oturmayı…

Ama aynı masada kalabilirsiniz.

Belki hayatın güzelliği de tam burada saklıdır:

Aynı olmakta değil, farklılıklarımızla yan yana kalabilmekte.

Sonra yeniden fotoğrafa bakıyorum.

Taşmış bir kahve görüyorum. Bir papatya… Ağaçların arasından süzülen güneş… İki farklı kahve… Ve aynı masada anneyle oğul.

Kusursuz bir fotoğraf değil belki.

Ama gerçek bir an.

Ve insan belli bir yaştan sonra şunu daha iyi anlıyor:

Yıllar sonra dönüp bu fotoğrafa baktığımda, tabağın kenarındaki kahve lekesini hatırlamayacağım.

Fincanların düzgün durup durmadığını da…

Muhtemelen tek düşüneceğim şey şu olacak:

“O gün oğlum karşımda oturuyordu ve birlikte kahve içiyorduk.”

İşte hayat biraz da bunu fark edebilmek galiba.

Kusurları düzeltmekle o kadar meşgul olmamak…

Yanımızdakileri kendimize benzetmeye çalışmamak…

Her şeyi olması gerektiğini düşündüğümüz hâle getirmek uğruna, olduğu hâliyle güzel olanı kaçırmamak.

Çünkü bazı anların düzeltilmeye ihtiyacı yoktur.

Sadece yaşanmaya ihtiyacı vardır.

Bırak, biraz kahve taşsın.  

Bırak, herkes kendi kahvesini sevsin.  

Yeter ki sevdiğin insanlar hâlâ aynı masada oturuyor olsun.


Nadide Yörük